31 Aralık 2012 Pazartesi


Hangi şartlarda,nasıl uğraştığımızı vesaire yazmayacağım pek sevgili canlar.Ancak elimizden geldiğince ilk reklam filmimizdir bu.Tüm ekip arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim.Biliyorsunuz,burası karasal bir memleket.Soğuk bir kış gününde,üstelik yılın son günlerinde bir adamın muhtemelen saçlarından doğdu bu senaryo.Ensemde öyle çok kişinin sıcaklığı vardı ki...Onlar olmasa hakikatten üşürdüm ;)

İyi seyirler...

26 Aralık 2012 Çarşamba


Aşık ile Maşuk’un basit hikayesiyse eğer bu yazamadığım;evet insan-cıkları bir bir sıralamalı;baş rollerden yan rollere-herkes kendi hayatının baş rolü değil miydi- öyleyse insanlar ve insan-cıklar lütfuna…
Asya…Eski Yunan’da güzellik tanrıçasının kızı…Kıtaların en büyüğü…Belki  mistik havalara karışan bir kokunun memleketi,doğuş...

Asya!Altı üstü bir insan,kısa bir ömür garantili,her şey dahil çok ucuza.

Bir kez daha anladı sanki zorluğu,sarışın cılız çocuğun isyanına cevap verirken.’geçecek’ dedi kendine inanarak,geçecek…Hem tanrı kaldıramayacağı yük vermezdi kuluna,böyle teselli etmeye çalıştı.Nasıl da küçülüyordu cılız çocuğun en güvendiği adam,nasıl da tiz kalmıştı sesi ve çıkıverecek diye korkulan nefesi.Büyüktü her gün artık onlar için,bir büyük gün daha;dualar,gözyaşları ,beyaz önlüklü kurtarıcılar,kutarıcılara seslenen aile kadınları.o yeşil ameliyat günleri…Yosunlu gibi yeşilli bakışlar,yeşilli boneler,yeşilli sedyelerin yeşilli zat-ı hastaları.
Onlar olmasa kurtarıcılar nasıl sevap işlerdi?  Bu cevabı beklenen,gerçek bir sorudur.
Ve ardında küfürler yatar.Küfürler yerinden doğrulur,tuhaf hareketler yaparlar.Yeşillerin hepsini oturtur,etrafında Afrika yerli halkı gibi dönmeye başlarlar,yana yana.Küfürler yükselir,yükselir ve bir kusmuk gibi düşerler tam ortaya.Sabahlara kadar,yapış yapış edene dek her yeri,küfürler konuşur,küfürler bağrışır,küfürler çoğalırlar.Hem de öyle bir milletten gelirler ki vücut uzvu kalmaz duyanın,görenin.Midesi kalkar zamanın,girecek delik arar,ah bir bulsa.Küfürler yorulurlar artık,ne bu canım sabaha kadar mahvetmek herşeyi!Ard arda boncuk gibi dizilirler,bir nefesle o uçtan bu uca salınırlar.

Küfürler bile sıkılırlar,bıkarlar bazen.Sonunda hızlıca bir nefesle atlarlar damın tekinden.Ne düştüklerini gören olur ne uçtuklarını.

Asya küfürlerle vedalaştı kendi bile farketmeden,cılız çocuğa yöneldi:
Yeşiller olmasa kurtarıcılar nasıl sevap işlerdi?
Birilerinin sevabı için midir  toprağın kokusunu en yakından duymak?Elbette bu da cevabı beklenen gerçek bir sorudur.

25 Aralık 2012 Salı

An bazen orada kalır

Şimdi tam da buradayım.Solumda kalabalık,sağım soğuk duvar.
-Çay alır mısınız?
-Evet,tabi.
Edebiyat insana çay içirirmiş,gerçekten.Bir de fiş verdiler elime,inanmazsınız parasız oturdum ahşap bir banka üstelik altımıza da minder koyulmuş-bu devirde kuru taşa parayla oturduğumuz zamanlar oldu doğrusu- Hani annesinden ayırırsınız da bir çocuğu,bolca insan arasına koyarsınız,tek başına; ''aval aval'' bakmak denir bizde ona,hah işte!Tam da öyle bakıyorum insanlara,şaşkın,meraklı,ürkek.
Hoşuma gidiyor bu ürkeklik,onlar da bende anlam arar gibi bakıyorlar,mutlu oluyorum.Haydi bakalım,yanıma güzelce iki abla oturdu ki bozuldu yalnızlığım.Abla diyorum çünkü on yaş vardır aramızda,hem de kulağım kabarıyor sözlerine utanmadan,isteyerek;bundan bozuldu yalnızlığım kesin.
Elimde boş çay bardağı,sol tarafta birini arar gibi göz gezdirmek adet oldu;o atkılı çocuk çalışıyor galiba burada-ablaların sözleri bölüyor beni- üstad geldi.
-Çok pardon,bunu oraya koyabilir misiniz? (çok pardon da neyse!)
Boş bardaktan kurtulduğuma göre,kısacık vakti ömür gibi yaşama başlasın bakalım !
''Buna akademik gecikme diyorlar,güzelim.Bu türkişi gecikme...'' dedi.İçimden bir şeylere dualar mırıldanıyor,istek mi denir?Lütfen hoca,tam 45 dakika konuş,gitmeden alayım imzanı,lütfen.Şiir kitabını karıştırıyorum arada,ne kalabalık oldu diye düşünüyorum.

Dışarıdan eylem sesleri geliyor.
Bir şeyi bir şeye bağırıyorlar.
Seçemiyorum harfleri;diğerleri gibi
Belki ondandır bu bağırmalar.
Bir yandan saate uzattım elimi,sağolsun ne de güzel konuşuyor.

-Rakı yok mu burada?
Gülüştük tabi,gülüşme işini karşılıklı yaptık hem de.

Kimse duymuyor mu bu adamları ya da ne söylüyorlar da böylesine güçlü sesleri?
Haklısını haksızını bilmem,ama bağırıyorlar işte.
Bağırıyorlar mı,bağırıyorlar.

Sesler sustu,ben içten içe sitem edince zaar.Üstad döktürüyor,ben düşünüyorum,yanımdaki abla müthiş merakla ne yazdığıma bakıyor çaktırmadan.Üstad döktürüyor,ben düşünüyorum,arka tarafta birileri çay dağıtıyor.Üstad döktürüyor,ben düşünüyorum,düşünüyorum,ben de sözün bittiği noktaya geliyorum.

Bundan gayrısı ancak ağıt olur.

Ezgi'nin Günlüğü nasıl da buram buram koktu kulaklarıma,içeride bir yerlerde aşk pişiriyorlar.Şiirler okundu birinci ağızdan,yazanı okuyunca başka oluyor.Fıkralar anlatıldı,elimdeki kitap gülümseyerek düştü çantama.
Eyvah! Saat kaç olmuş,üstad bana alınma,dışarıdakiler sustu da sen öyle narin bağırıyorsun ki burada,gitmeye utanıyor insan.Tüm gitme eylemleri o anda toprak altına gömüyor kafalarını.

İçine bağıran adam.

-Pardon,pardon,çok pardon.( çok pardon da neyse! )
Borcum ne kadar acaba?Yalnız fişimi bulamıyorum,hay allah kitabın da arasına koymuştum ama...
Güzel yüzlü garson kız güldü yüzüme,söyledim ki :bir çay.Topu topu bir çay.Edebiyat çay içiriyor insana,gerçekten.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Ah neler geldi şuncacık başıma...
İki avuç arasına sığar vallahi bu baş,bir yumrukla dağılır,bir sözle yıkılır.Delirtirler ufacık beynimi,alt üst ederler;hiç anlamam.
Bir de derler ki,sanat toplum içindir.Ben başlı başına bir toplum oldum,kimse bana yaramıyor.Hadi ordan!
Aklımın iplerini saldım,ruhumun kıyısının ucuna oturup bekledim,bekledim.
Ne gelen var ne giden...

22 Aralık 2012 Cumartesi


"Sana; nasıl bulsam, nasıl bilsem, nasıl etsem, nasıl yapsam da meydanlar da bağırsam, sokak başlarında sazımı çalsam, anlatsam; şu kiraz mevsiminin para kazanmak mevsimi değil, sevişme vakti olduğunu..."Sait Faik Abasıyanık (öykü ve roman yazarı, şair.)

Hep böyle şeyler düşünerek biyolojik enerjimi boşa harcadığımın gayet farkındayım.Oturduğum yerde,hiç sağlıklı değil.
Ama bilim kültür savaşları olsa iyi olmaz mıydı?
Sanatçılar ölümsüz olmalıydı,melek gibi yaratılmalılardı da ya da salıverecektiniz onları memleketin boş sokaklarına.Açlıkla,sarhoşlukla imtihan etmeyecektiniz onları.Onlara sevişmek hak sayılacaktı mesela,seve seve vereceklerdi bizlere kini bile.Ne de olsa aşk nefretin yandaşı.

Evet evet.Bilim kültür müsabakaları düzenlenerek,savaş olmalı.Sıcak değil,soğuk değil.Samimi olmalı savaş dediğin.
Ah doğru diyorsunuz,soruları çalardık kimimiz.Kimimiz de yine kıskanır başarılı olanı,vururduk.
Bizim işimizin sonu:
Biz vururduk,vurulurduk.Üstelik şiirlerle,şarkılarla bu kez.

21 Aralık 2012 Cuma


''Mutsuzluktan bahsetmek istiyorum
yatay ve dikey mutsuzluktan...''
Kullandığım her harfin esirinde,Aras için...
(Hani kitapların başında şair amcalar yazar,Piraye'ye...)

Üç yüz kitabı devirmiş insanlar tanıyorum.Üç yüz kitabın hikayesinde kaybolmuş.Yüzlerce mekan gezmiş yüzler görüyorum,her birine ayrı zaman bulmuş,ayrı anılar bırakmış.ve yine rakamlardan bahsetmek istiyorum,Aralık'ların evet,tüm Aralıkların 13ünde kaybettiğim Oğuz Atay'dan,1960'da karşıma çıkan Türkan Şoray'dan,elbette 1980'den.Adem de 6.gün yaratılmamış mıydı...
Sevgisini sigaranın dumanına sığdırğığım insanların rakamlarından,1'e varıyorum.Salt bir.

Çığlıklar.Gecenin çığlıkları.Hala Porsuk kenarında tüten dumanın şiiri.Zamanın güncesi.Harfler çoğalıyor,ben çoğalıyorum.1'e varıyorum.Renkler bir tane.Muhtaçlığım artıyor ya insanlığa,

İki nokta yoktur efendim Türkçe'de.

yüzümde yeni birkaç çizgi..
şu saatten sonra büyüyor muyum ne..
ya da küçülüyorum
sadece bir kere
salt bir...
işte o kadar,yok dahası...
çocuk,genç,kadın!
bir anıda çocuk,bir anıda genç
ve bir kerede kadın;ol.
son bir kahkahayla
yeter,yeter...
bir kadeh;bir yudum
bir kez asil
bir kez masum
bir kez aşifte
hatta bir kez var
ve son kez yok;ol.

Muhtaçlığım artıyor ya insanlığa.
Aldırmayıp,akşamları tura çıkıyordum renkleri.
Yine çirkin bir suratın altında.Görüyordum derme çatma güz yeşilini.Mavi kıskanıp taşırsa da sularını,Siyahın beyaza aşkı kanatlandırıyordu bir güvercini.Sarı firar ediyordu kahverenginden,
Seyrediyordu uzaktan,bir direk ince belli
Kırmızı yazmalı esmer ağlıyor ve yavaşça siliyor gözlerini
Koca adam uçmayı deneyince;gülüyor oyuncak ayı ve bebeği
Yine sessiz…azur mavi…
Yükselince koca adam dans koyuyor ismini
Kırmızı yağıyor dağ eteklerinden..

İki nokta yoktur efendim Türkçe'de.

Muhtaçlığım her harfte bir'az daha artıyor ya insanlığa,iki nokta yoktur işte!Bir vardır,biri vardır,birden olur,biraz kalır-biraz gider.


20 Aralık 2012 Perşembe

Biri artık durdurmalı bu serzenişleri.


Mini mini ben'ler bir araya toplanmış konuşuyorlardı.Aralarından en agresifi  durmadan bağırıyordu.Bir tanesi ellerime takılmış durumda,ellerimi yönetmek için daha fazlasını istiyordu.Sonra ağlamaklıca sordu diğeri:


diye devam etmeyecek bu yayın.Çünkü bir hikaye üzerine bir hikaye daha yazmak bizi çıkmazlara götürecek.Mini mini benler tadında bir başlık da bulmayacağız.Buna ihtiyacımız yok,mutlu hikayelere gerçekten ihtiyacımız yok.
Neye ihtiyacımızın olup olmadığını da bilmiyorduk.
İnanç.

İnanç yerinde doğruldu,usulca yaklaştı.Bir elini...

Hayır,bu şekilde masal okur gibi şimdi de mini inançlarımızı mı okuyalım?Yapmayın beyler.Sizin avuçlarınızdaki hayatın her zerresinde kendi isminiz yazıyor zaten.Seçimlerinizin suçlusunu aramak birinci vazifeniz adeta.Birbirinize sonu sormaktan,kendinize bir son yazmaktan vazgeçmeyeceksiz,hükümet eğitimi iyi hale getirmeyecek,babanız asla size 'haydi git oğlum,bokunu çıkar hayatın' demeyecek,sevdiğimiz yazarlar dirilmeyecek,o sevmediğiniz şarkılar bestseller olmaktan hep memnun kalacaklar,birileri sizin yerinize o cümleyi zamanın bir yerinde kurmuş olacak,sesinizi yükseltince haklı olmayacaksınız,sıralarda kaynaklar olacak.Elbette moda değişecek,ancak onu takip edenler hiç değişmeyecek.Bu gün biri ölecek,öleni yeri dolmaz gibi görünüp ardından en az onun kadar biri hep olacak.Cenazeler kalkacak yeşil örtüler ardından,küller denizlere fırlatılmak istenecek ve unutmayın sanki herkes tok imiş gibi rujlar,ojeler sürülecek.

İnancın sözleri her ben'i derinden etkilemişti.Vicdan ayağa kalktı,etrafına bakıyordu.Önce en öfkeli olana yaklaştı,yaklaştı ki daha çok üflesin nefesini.Sonra...

Hayır efendim!Bu hikaye yazılmayacak.
İyilerin sınandığı bir yer işte burası.Ben dünya diyeyim,sen evren de,bir başkası halt yesin.
Halt yemek demişken,
Hansel ve Gretel'in ekmek kırıklarına ne olmuştur dersiniz?

16 Aralık 2012 Pazar

Dolayısı ile iyi idim.
Bir şeyler hep iyi olduğu için,canımız sıkılmadığı için,nasılsın sorusuna iyiyim denildiği için.
''Artık toparlanmalıyız Tuğba,kendimize gelmeliyiz Zehra,içimizdeki sesi dinleyelim Ayşe,Yolumuza bakalım Ali,senden değerli ne var ki dünyada Mahmut,bunlar hep kapitalizm sonucu Zübeyr,canına yandığımın Ahmeti,Eylülü,Hüsamı...''

Ah elbette bunları çabucak geçelim.

Bazen yanlış yazalım,ters konuşalım-az konuşalım,çok okumayalım,az bilelim,yalandan sevelim-hiç sevmeyelim,şaraplara rakılara ulvi insan muamelesi yapmayalım.
Bazen de,bazen yaşayalım işte.

Gidenlere iyi yolculuklar.

                                                                Bir çay koyalım.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Panorama.



Çok geniş bakıyoruz şimdilerde hayatlarımıza.Öyle ki,bir başkası adeta bunu yaşayan.
Birden,Ümit Yaşar fısıldadı kulağıma:''Kimbilir seni bekleyen kim şimdi o yollarda 

Bilmediğim, görmediğin kim çıkacak o romanlardan.Bir masal kahramanı mı? Kim kalmış eski zamanlardan''
Sessizce dinledim onu,bir şiirin hazin sonunu.Her şiir bir cinayetle biter elbet.
Birileri duymasın sözlerimizi,hayatlarımızdan.Alınmasın üstüne belki de diye,kahvemizi dahi sessiz içeriz.Abartır,kahve içtiğimizi dillendiremeyiz.Zira bu artık zamanda ''Âdiye''.Küçük cinayetlerimizi asla sızdıramayız bilinçler arasına.Hayır,bunu yapamayız.Yoksa küçük adamlar da basitleştirir bizi.Yapmayın,basiti yoktur insanın.
- Vardır.
Yoktur;herbirimiz incelikle doğmadık mı bir kadının bileklerinden,bir erkeğin ter kokan teninden?İtinayla ayrılmadı mı saç tellerimiz,kafalarımızdan,kafalarımızın içindekinden?Sonra,ayrılmadık mı nice hayvandan düşünerek,konuşarak,öğrenerek,severek?Ve teker teker,apayrı sevilmedik mi,anılmadık mı,düşünülmedik mi?
-Vardır.
Basiti nedir ki insanın...Basit olan diğerinden (henüz sıfatı bulunamamıştır) ne ile ayrılır?Basit olan daha mı az para harcıyor mesela,daha mı az konuşup düşünüyor yahut az mı işte yürüyüşü,oturuşu.Bunların hepsi işteş fiillerle devam edecek,doğrudur.
-Vardır.
İnsan,kompleks yapılıdır,olabildiğince.Yetiler bile kanıtlar bunu salt.Öyleyse bir kez daha basiti yoktur insanın.

Uzunca düşündük.Ne savunmalar yaptık umarsızca.Çünkü biz basit olamazdık,olmamalıydık.Cümlelerimiz bile kompleks hale gelmişken nasıl olur da bu Arapça kökenli tek kelimeye sığdırırdık koskoca insanlığımızı.Her savunmada,istikrarlıca aynılığımıza ulaştık.Her birimizde vardı bu kompleks beden,beyin,ruh,akıl.
-Vardır.
Tek bir vücuttan,bir kıvrımlı sağlı sollu beyinden,üzerine yüklü anlamlarla dolu ruhtan,düşüncelerden,davranışlardan oluşuyorduk.Herbirimiz aynılığı yaşıyorduk.Elbette biyolojik,genetik ve kavramsal çeşitliliğimiz bolcaydı.Elbette aldatabiliyor,aldatılabiliyor,terkediyor ve terkediliyorduk.Basit olamazdık,bunları basit bir varlık yapamaz!
-Vardır.
Ardından,bu kompleks insan yine kompleks bir şekilde düşündü.
Bunlar için,''basit'' idik.İşte bu yüzden,sırf bunları hepimiz yapabildiğimizden,aslında salt etkimiz birbirimize olduğundan,bir gün olmayacağımızdan,ondan,bundan,şundan.
-Vardır.
Çılgınlar gibi kafa yorduğumuz kader yüzünden,var oluştan,belki de olmamaktan.Fizik yüzünden,onun çocuğu gibi üreyen matematik yüzünden.
Ve hepsi bizim yüzümüzden.
Yüzümüzdeki çizgilerden.
Çizgilerin anlamlarından,yaşanmışlığından.
-Vardır.
İnsanın basiti olur mu canım!
Basit'iz...

4 Kasım 2012 Pazar

3.Pazar

Eğer ki bir pazar'a gülümseyerek başlıyorsanız;not edin.Önemli bir şeydir.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Yine bir gülnihal...






Zihniyet kavramı Google amcada, bir toplumda, bireyler arası farklılıklar bir yana bırakıldığında geride kalan istikrarlı psikolojik yapı ve tüm bireylerde ortak olan bir takım inançlar, yargılar ve temsiller bütünü olarak tanımlanabilir; zihniyet, toplum veya kültürlere özgü bir zihinsel yapıdır. diye çıkmakta ilk olarak.Öyle ise biz de zihniyetlerimizi açıklayabiliriz.
Geçenlerde bir gün diye devam edecek bu yazı.
Elbette,geçenlerde bir gün başımıza bir olay gelmese,bir şeye tanık olmasak yahut,bir şeyi düşünmesek -yani biz,tüm ekibimiz- zihniyet kavramına hiç girmez,sabahtan giyeceğimiz kıyafeti seçer,günü en karlı biçimde geçirirdik.Şöyle ki,şimdiye kadar idrak edebildiğimiz zihniyetlerden biri:''Terlik üzerine ayakkabı giyme''dir.
Zamanın en gereksiz bir yerinde muhtemelen gereksizce yaşıyoruzdur;tam da bu gereksizlik üzerine düşünürken keşfetmişizdir bunu.

''Gerekliliksizlik''
Günümüz koşullarında,ev ayakkabıları-botları sosyetiklik babında sıcak ya da soğuk evlerimizde birçoğumuzun giydiği en 'gerekli' şeylerdendir.Şey ki;vazgeçilmez.
İşte,bu noktada muhteşem kuluçkamızdan kalkıp,ekmek almak,dışarı çıkmak gibi 'gerekli' bir şeyi yapmalıyızdır.Zira,ayağımızda o ev terliklerini çıkararak bir kez daha ayakkabı giymek bizi yoracak,biyolojik enerjimizi gereksiz yere harcayacağızdır.Bizler,o terliğin üzerine ayakkabı giyer,zamandan tasarruf ederek yaşamımıza devam ederiz.(Hoş,yaşam biz o ekmeği almasak da devam edecektir.Çünkü yaşam asla hafife alınmaz.)Geriye kalanımız ve geriye kalanlarımızın psikolojik yapısı elverdiğince,''üşengeçlik'' adı ile aynı anlama gelmekte olan bu zihniyeti yaşamaktayız.
Not:Biz adlı ekibimiz,bir beyin,bir kalp ve evrimin açıklayamadığı var oluştan ibarettir.Ben ve ekibim hizmetinizdeyiz.Kimin mi?Sizlerin.Yani asla olamayacakların.)

31 Ekim 2012 Çarşamba

1.zihniyet : Ayakkabı üzerine terlik giyme zihniyeti
2.zihniyet : Sigarayı kolonya ile söndürme zihniyeti
(devam edecek)
Zaman düşer ellerimden yere...

Bizler,cinselliğin dillere sakız olduğu bir furyayız,zaar.Sadece dilimizde ve açabildiğimiz kadar göğüs dekoltesinde saklı tüm yosmalığımız.İçki  masalarının kokusundan iğrenecek kadar masum,o masalarda gerdan kıracak kadar yolcuyuz belki de.Nereye böyle?
Haklıydı koca adam.Birinin gözlerine bakmadan oynamak,zor olmalıydı.Eller güzeldi.
Şimdilerde saçlarımız omuz hizasında açık,gözlerimizde sürmeler,tırnaklarımızda rengarenk ojeler,bekliyoruz.Hala annelerimiz hayallerindeki helal süt emmiş kara yağız delikanlıları.
Bu çılgın cesaret vermeler de cabası.
Ne kokular gelip geçiyor sokaklarımızdan,biz sokaklardan,kaldırımlar ayaklarımızdan,fotoğraf kareleri egolarımızdan.Sımsıkı tutunuyoruz kadınlığımıza;henüz kadınlığı tatmadan,çocukluktan kalma bir ergen havasında.Doğrudur,penislerine karakter yüklediğimiz erkeklerimizi,bizim olmaları için,hatta bize hükmetmeleri için bekliyoruz.Gelip yıkmalılar duvarları ve sahip olmalılar benliğimize.Ancak böylesiyle anne,kadın,sevgili olabiliriz.
Ellerimiz.Kimimizin ince uzun,kimimizin süt beyazı elleri…Her biri bir erkeğin biçimsiz vücudunda anlamlanmayı bir borç biliyor kendine.Kalem tutan ellerimiz,güzel çiçekler kokuyor belki bu yüzden.
Sonrası iki çift göze büyükce bir burun yerleştirilmiş,yanaklarından kıllar çıkmış onlara,sırf çirkin olduklarından bağlanmak.Çirkin olduklarından sevmek onları.
Çiçek kokan elleri,biraz büyük,biraz da kaslı eller arasında kaybetmek…
Çünkü bizler yani kadınlığı içinde bir hazine gibi taşıyan,gönüllerinin bekaretini sadece kıllı bir varlık ile yitirecek henüz taze süt dolmamış göğüsler;çirkin duvarların ardında soyulmayı hep isteriz.
                                                                     Sorarlar adama;
                                                                  NEREYE GİDİYORUZ?

22 Temmuz 2012 Pazar

22 Temmuz 2012 ( içimden 2009 yazmak gelirdi oysa ve 'T'yi küçük yazmak)

İstifa mektubu yazacak gibi ağır adımlarla yaklaştım masaya.Salonun girişinde büyükçe üstü boş bir masa.Başına oturdum (eğer beni bir kamera çekiyorsa sağ profilden rahat alır-öyle ki solumdaki kitaplar hoş duruyor.)Beyaz kağıt kahve tonlarındaki masada hoş durdu doğrusu.Sol elimin dört parmağı kağıdı tutuyor,sağ elimde karakteristik tutuşumla,kalem.Öyle ciddiyetle sağa sola büküyorum ki başımı...
Derken,saate takıldı gözüm.Neredeyse akşam olacak;halbuki daha ikindi vakti olmamış.Umutsuzluklar ile hayaller arasına sıkışmış bir kaç cümle.
Bir şeyi unutmak için onca neden varken;sevmemek için.Gelmeyeceğinden emin olacak kadar.Sonra...Sonrası hiç.
Düzgün cümle kurunca şair olunmuyor.
Şair kanı ağır yüktür(dedi bir gün bir sarışın)
Boğazında ceviz büyüklüğünde bir acı;
Sert.Tatsız.Yeşil.
Durdum.Düşünürken duran insanlar gibi-susan,hareketsiz.Hava çok sıcaktı,bak bu konuda hem fikiriz.Yıllar önce bugün; nerede olduğumu,ne yaptığımı hatırlamıyordum.Hoş bir şeyi hatırlamamak beni mutlu etti.(yazıp silmek diyelim)
Her ne ise sadede gelelim:
 Yıllardır şarkılarda aynı duyguları hissetmekten,sözlerini ezbere bilip notalarıyla sallanmaktan,insanlara anlatmaktan,sevmekten-sevilmekten,bugün;Ezgi'nin Günlüğünden,''Göğe bakalım'' diyen şiirden,sıcaktan,konuşan ağızlardan,yüreğime yüklenmişlerden,aklıma giren Rika'dan-aslında Rika'nın beynindekinden,gidişlerden-dönüşlerden,şehirlerden,trenlerden,yağmurlardan,yağmur gibi yaşlardan,büyük adamlardan,küçük akıllardan,bugünki uyanıştan,yarınki gelecekten,masaya -sıcaktan- yapışan kolumun bana itaatinden,ortak karar alınan yemek seçimlerinden,kurulan devrik cümlelerden,bana düşen-düş'ünce gücünde gücüme giden yerlerden,açlığa tahammülün sınırından;her hakkımı alacak gurursuzluk ve vaziyetimle istifa ediyorum.

Gereğini arz ederim.
(bir istifa mektubu ancak böyle olabilirdi - tarafımdan)

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Zaman geçiyor dost-um.
hayat halay çeken insanlar ile rakının dibinde olanlar arasında sanki,omuz kırma ile yumruğu masaya vurma...Adam ayağa kalkar,kollarını açar ve;
gel...
gel...
ya gidene,ya gelene;gel.
tutarsız boşluklardayız,gökyüzü bizim.yıldızlar bizim ve aslında hiç bizim olmamışken.sonra kapı çalar,koca bir gülümseme misafirliğe gelmiştir evimize.ona çay demler yine en çok acı çektiğimiz şarkıları dinletir,mutsuzluklarımızı anlatırız.
halbuki o gülüş bize kendini anlatmaya gelmiştir;kimbilir.

15 Temmuz 2012 Pazar


Fonda Luxus seslendiriyor bu günü:Neden saçların beyazlamış arkadaş?
 Pazar günlerinin muzip bir yanı vardır.Bizler ki kendimizi bunalımlara sokmak için bu pazar gününü itinayla bahane edebiliriz.Tabi ki sevmek için ve acı çekmek için hep bir bahanem var.
 Mesela bu gün Pazar diye neden erken uyandım ben sorusuna oturup ağlayabilir,camdan içeri girmekten çekinmeyen güneş ışınlarına küfredebilir hatta belki de inadına kahvaltı etmeyip aç karnına ne kadar limonata içilebileceğini deneyebilirim.
 Burası karasal bir şehirdir ve ben nem denen şeyi sadece sevişirken tadacak olanlardanım.
 Burası bir karasal şehirdir ve resmi ya da dini her tatilde sıkıcı olacak kadar büyüktür.
 Burası bir şehirdir,karasal  ve adına henüz yazılmış şarkılar yoktur.
 Karasal bir şehirdir burası ve ayazından söz ettirir.
Karasal memleket insanı olmanın verdiği -tatilsiz- duygularla bahanelerime bahane katarak miskinliğime dönüyorum.
Sevgiler,saygılar ve olabilecek herşeyle.




Gelelim nasıl bir şey olduğunu bilmediğimiz bu başlangıca…sen bir daktilo sesi duyuyor musun,yahut küllükte  yanmaktan harap olmuş izmaritin tembelliğini…işte fark bu,ben duyuyorum;öyleyse başlayacağım.Biliyor musun ki kendi kafa sesim bile duysa beni,utanırdı herhalde.bu bir hikaye;çok klişe…

                                                         Mrs.dalloway,başlıyoruz!